SİZİ ARAYALIM WHATSAPP
Kutsal Yolculuğun Vazgeçilmez Markası...
arka plan

Hac ve Umre Yolcuları

Hac, tek kelimeyle muhteşem bir ibadet! Hac, Kur’an’ın diliyle: “Allah’ın sembollerinden” (Min şe’airillah) oluşan bir ibadet! Hac, belirli fiillerin sadece Allah rızâsı için yapılmasından oluşan bir ibadettir. 

Hac dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanmasıdır. Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar.

Hz. Adem’den başlayan Peygamber Efendimize kadar uzanan Peygamberlere ait hatıraların yâd edildiği bir ibadet. 

Hac, insanoğlunun öze dönüşüdür. Uzaklaştığı fıtratına yeniden dönüşünün bir talimidir. 

Hac, kulun Allah’a en yakın olduğunu hissetmesi gereken bir ibadettir. Neden? Çünkü hac esnasında yüz yüze gelinen her bir mekân Adem aleyhisselamdan Peygamber Efendimize kadar hemen her bir Peygamberin izini üzerinde taşımaktadır. 

Tavafıyla, say’i ile, ihramı ile, Arafat’ı, Müzdelife’si, şeytan taşlaması, tıraş olması, kurban kesmesi ile dolu dolu bir ibadet. Başlı başına bir dünya. ‘Mahşerin Provası’ diye boşuna söylenmemiş. 

Hac veya Umre, farkında olmadığımız maddi-manevi nimetleri hatırlamamıza sebep oluyor. İnsan olarak yaratılmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu, imanın değer ve kıymetinin ne kadar ulvî olduğunu, Ümmet-i Muhammed gibi büyük bir aileye mensup olmanın ne kadar büyük bir saadet olduğunu, görmediği tanımadığı halde ne kadar çok kardeşi olduğunu, günün beş vaktinde namaz kılmasını isteyen Rabbinin neden böyle bir sorumluluğu kendisine yüklediğini anlayıp amel etme imkânına kavuşacaktır. Mümin olmanın, Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin, “özgürlük ve güven” olduğunu hal lisanıyla yaşayacaktır. 

Hac ona, insanlığını, acziyetini, kulluğunu hatırlatırken; iman ile elde edeceği izzeti, celadeti, şecaati, kuvveti, metaneti, sabrı, azmi ve iradeyi de hatırlatacaktır. Hac, bir müminin olmazsa olmazı olan ‘istikamet üzere kulluk yolunda savrulmadan yürüme’yi de öğretecektir. Ne varlıkta, ne darlıkta, ne sevinçte, ne üzüntüde duruşunu değiştirmeyecek, her daim imanın başını dik tutup, onunla yücelip yükselecektir. 

Hac, mümine basiret ve firaset kazandıracaktır. Bu sayede Allah’ın nuruyla bakacak, şuurlu bir Müslüman olmanın daha dünyada hazzını yaşarken, ahretini de mamur etmiş olacaktır. İşte Haccın bu özelliğinden olsa gerek, Efendimiz, gidenleri gidemeyenlerin temsilcisi/elçisi saymış, onların bu halini şöyle beyan buyurmuştur:

“Hacılar ve Umreciler Allah’ın elçileridir. Onlar dua ettiklerinde duaları kabul edilir, mağfiret istediklerinde onlar bağışlanılır.”

Hac, kavuşmak için terk etmektir. Kimin gibi? Peygamber Efendimiz gibi... Hayatının elli üç senelik kısmını Mekke’de geçirmiş; kırk yıl boyunca herkes ondan razı ve memnun olmuş; kiminle komşuluk yapmışsa, kiminle hısım ve akraba olmuşsa, kiminle ticaret ve yol arkadaşı olmuşsa herkes razı, herkes memnun. Ama bir gün La ilahe illallah demeye başlayınca, dostlar düşman olmuş, en yakın akrabaları O’na karşı durmuş ve on üç yılın sonunda, Yesrib’e/Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılmıştı. 

Aziz dostu Hz. Ebû Bekir ile Sevr mağarasında üç gün üç gece kaldıktan sonra, Yesrib’e doğru yola koyulduklarında, Efendimiz yaşlı gözlerle binlerce hatırası olan Mekke’ye bakmış ve şöyle demişti: “Benim için şehirlerin en sevimlisi sensin, eğer kavmim beni çıkarmasaydı senden ayrılmazdım” dediği belde. Allah’ın “beled-i emin” diye nitelediği şehir. Hz İbrahim’in duasıyla korkulardan emin kıldığı, o gün bu gündür dünyanın her çeşit meyvesini celb ettiği, bütün yorulmalarına rağmen insanların kalplerinin aşk gibi takılı kaldığı ve tekrar tekrar gelmek istedikleri belde.

Yürekleri yakan bu sözlerden sonra, Efendimiz bir gün Mekke’ye yeniden kavuşacağını da beyan ediyordu. O da, dönmemek üzere değil, kavuşmak üzere Mekke’yi, Kâbe’yi terk ediyordu.

Allah, Kâbeyi / Beytül-Haramı insanlar için bir kıyam olsun diye yarattı. Kıyam, yerdeyse ayağa kalkma, ayakta ise ayakta durma demek. Bu anlamdaki ayette ilginç olan noktalardan birisi şu: 

Kıyam diye nitelenen hac değil de Beytullah, yani Kâbe’nin kendisi. Malum, Beytullah Allah’ın birliğinin, yani vahdetin sembolü ve onda hiç değişme yok, o hep aynı. Demek ki, ayağa kalkabilmeniz yahut ayakta durabilmeniz hiç değişmeyen «bir» etrafında bu birliği oluşturmanıza bağlı. Oysa hac mezheplere göre uygulamada küçük farklılıklar gösterebiliyor.

“Kıyam” kelimesini Allah bir başka ayette mal ve servet için de kullanır: 

“Allah’ın sizin için kıyam olarak yarattığı serveti sefihlere bırakmayın”. Yani dünyayı elde edemezseniz ayağa kalkamazsınız, ya da ayakta duramazsınız demek. Ve de fakirlik övülecek bir şey değil demek. Fert ölçeğinde de devletler ölçeğinde de böyle. Yeter ki servete siz sahip olun, servet size sahip olmasın, kıbleniz haline gelmesin.

Sahabe hanımları içerisinde istinaî bir yere sahip olan Esma bint Yezid’in rivayet ettiği bir hadisi şerifi naklederken Esma validemiz diyor ki: 

“Efendimiz bir vakit namazını kıldırdıktan sonra yüzünü cemaate döndü. Biz anladık ki, bize bir şeyler anlatacak. Çünkü Efendimiz’in söyleyecek sözü olduğu zaman cemaate dönerdi, yoksa namazı bitirir bitirmez ya kendi halinde tesbihatını yapar, ya tefekkürünü yapar; ya da hücresine/odasına çekilirdi. O, mübarek yüzünü sahabeye dönünce, sahabe heyecanlanır; nelerin o kutlu lisandan süzülüp geleceğinin merakı ile başlarında bir kuş varmışçasına bir hassasiyet ile beklerlerdi. O anda Allah Resulü buyurdular ki: ‘Elâ ühbirü küm bi-hiyari küm/ Size en hayırlılarınızın kim olduğunu haber vereyim mi?› Sahabe büyük bir dikkat ile: ‹Bela Ya Resulullah’./ Evet, Ey Allah’ın Resulü’ dediler. Efendimiz buyurdular ki: ‘Sizin en hayırlınız, görüldükleri zaman aziz ve celil olan Allah’ı hatırlatanınızdır.” 

Hatırlatmak için hatırlamak şarttır. Kendisi hatırlamayan, hakikati unutan, sorumluluklarını yerine getirmeyen biri, nasıl başkalarına Hakkı hatırlatabilir?

İşte Hac veya Umre hatırlamak ve hatırlatmak için en büyük fırsatlardan biridir. O topraklara ayak basan iman adına bir şeyler taşıyanlar, orada kendine, özüne dönecek, gidişiyle gelişi arasındaki farkı hissettirtecektir inşaallah…

Hac niyetine giren din kardeşlerimiz Rasulüllah Efendimizin şu duasını unutmasınlar.

“Allah’ım! Senin rızan için haccetmek istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul buyur.”

Müslümanlar dünyanın her yanından Kâbe’ye dönerek namaz kılarlar. Ve namaz vakitleri doğudan batıya doğru güneşin seyrine göre ilerler. Dolayısıyla dünyanın her yerinde dairevi olarak her an namaz kılınır. Biri bitirirken diğeri başlar ve o bitirirken de sonraki. Eğer bu harekete uzaydan bakma şansınız olsa an be an değişen namaz kılışların, resimlerin peş peşe gelmesiyle hareketli görünmeleri gibi dünya ölçeğinde bir tavafın yapılmakta olduğunu görürsünüz. Aralıksız bir tavafın.

Kâbe’nin etrafı insicamlı ve estetik olmayan ilavelerle sürekli genişletiliyor. Modernliğin geleneğe tahakküm hırsı. Ya da zevksizliğin, maneviyatsızlığın ve bilinçsizliğin abideleşmiş hali, adeta somutlaşması. 

Bir Kâbe’ye bir kuleye bakınca insan kendisini ruhen ve bedenen mağlup hissediyor. Eminim ki, azıcık duygusu olan herkes burada bu burukluğu yaşıyor.

Önce mescidin yükseltilmiş dış duvarları, sonra gökdelenler halinde saraylar, lüks oteller, Kâbe’ye tepeden bakan yüksek binalar…

Eskiden edeb ve hayadan Kâbe’den yüksek bina yoktu.

Ama Kâbe’ye baktığınızda inanın; o kendisinden son derece emin, bu kuşatmaların ortasında siyah örtüsüyle adeta gülümseyen bir inci gibi. Manalı bir tebessümle eskimeye mahkûm moderni hiçe sayan bir asil duruş bir asalet abidesi. Ta, Hz. İbrahim’den beri. 

Nasılsa bunlar da bir gün geçip gidecek der gibi. Modern hep geçici ve aldatıcı olandır. Kalıcı olan ise asalet, ya da gelenek. Bize ders veriliyor âdetâ…



İSTANBUL

Mimar Sinan Mah.
Molla Eşref Sok. Pak Han No:1/8
Üsküdar / İstanbul
0216 310 20 50 - 0536 972 69 99

 

Eposta listemize kaydolup kampanya ve duyurulardan haberdar olabilirsiniz.
0.408 sn.